Size bu yazıma başlamadan önce üretmenin güzelliğinden bahsetmek istiyorum.
Hava çok ama çok sıcak, kendinle vakit geçirmek istiyorsun. Favori kafelerinden birine giriyorsun. İçeri buz gibi. Sıfır ses, zaten çok fazla insan da yok. Cam kenarından ayaklarını sallandıra sallandıra oturduğun güzel bir köşe seçiyorsun, favori kahven de senle. O yüksek sandalyede otururken bloguma ne yazsam diye düşünüyorsun, hayatın değişiyor, sen değişiyorsun.. Değişimden memnunsun, değiştirebilme gücün hoşuna gidiyor. Arkada çok güzel bir jazz müzik çalıyor. Bu jazz müziği soğuk ve yağmurlu bir havada daha önce hiç bulunmadığın bir şehirde, güzel sarı ışıklarla detaylandırılmış, duvarlarında ne olduğu hakkında hiçbir fikrin olmadığı eski tablolara bakarak güzel vişneli bir bira içerken dinlemiştin. İşte şu an tam olarak öyle bir yerden yazıyorum.

Beni buraya oturtan şey, dün İnstagram’da gördüğüm bir video aslında. O videoda Almanya’ya taşınmış birinin ait olamama hissiyatıyla alakalı birkaç şey dinliyoruz. Videoyu izledikten sonra konunun üstüne düşünmek istedim. Düşünmekle kalmadım, ben neler yaşadım onu düşündüm. Ancak o kişinin deneyimi benimkine göre çok daha uzundu. O yüzden belki de yeterince empati kuramıyorum diye düşündüm. Ancak ulaştığım bazı şeyleri ve ulaşamadıklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
İnsanın dünyada aşamadığı bazı sınırlar var. Bu sınırlar daha çok duygusal olarak kendimize koyduğumuz sınırlar. Örneğin insan olarak hepimiz ölümün çok normal olduğunu biliyoruz ancak sevdiğimiz birini kaybedince o şekilde yaklaşamıyoruz. Ya da duygusal olarak çok bağlandığımız biri bizi bırakınca onun acısıyla mücadele etmek çok zor geliyor oysaki ilişkiler başlar ve biter. Bunların hepsini normalize etmenin belki de negatif tarafı çok robotik bir hayattır ancak ben belirli bir noktaya kadar kendimizde bazı duyguları normalize etmek veya kaldırmak taraftarıyım.
Aidiyet de bunlardan biri. Evet bir çoğumuzda aidiyet duygusu var. Ve evet hiç olmayan insanlar da tanıyorum. Ancak genel gözlemim sınırlarından kolay çıkabilen insanların ait hissetmedikleri yönünde. Ve bence bu duygu, köreltilmesi gereken bir duygu. Kendi çocuklarına çok ait hisseden bir annenin onlardan koparken yaşadığı zorluk, şehrini bırakamamak, yeni bir ülkeye taşınamamak çünkü kendi ülkene çok ait hissetmek. Ve bize verilen o bir hakkı aynı yerde, aynı çeşit insanlarla harcamak…
Evet hayat amacın buysa kesinlikle çok destekliyorum, herkesin hayat amacı dünyayı keşfetmek, başka bir ülkede yaşamak değil sonuç olarak. Ancak senin yapmak istediğinle olduğun kişi çakışıyorsa ve ortak noktada buluşamıyorsanız, kendini sınırlandırmak durumunu değiştirme vaktin gelmiş olabilir.
O videoyu izlediğimde de öyle hissettim. Kendisini başka bir ülkeye ait hissetmiyormuş. Direkt bu cümleyi duyunca ‘ama hissetmek zorunda mıyız ki’ dedim kendi kendime. Nedense bu duyguyu köreltmek gerek gibi hissediyorum.
Ben kendimi toplumun bir ögesi olarak görmem, açıkçası bu aidiyet kelimesi geçince ne hissetmem gerektiğine pek emin değilim. Çünkü bana göre insan insandır, başka bir dilde iletişim kurmak çok heyecan vericidir, onların yediklerini içtiklerini görmek inanılmaz bir deneyimdir. O yüzden yurt dışında yaşamak isteyen biri için bu videonun çok şaşırtmalı olabileceğini düşünüyorum.
Çünkü herkes ait hissetmiyor. Herkes ait hissetmek zorunda da değil ve bu tarz videolar kendi üstüne düşünmeyen ve ait hissetmeyen birini aitmiş gibi hissettirebilir.
Ben bir yere ait olmadan yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Aitlik hissinin çok bulunduğu kişilerin isterlerse bunu köreltebileceğini de düşünüyorum. Aitlik hissinin bulunmadığı kişilerin başka bir ülkeye kendilerini ait hissedebileceklerini de düşünüyorum. Hatta hiç aitlik hissetmeyen insanların eğer kendileri üstüne düşünmezlerse kendilerini ait sanmalarını da çok olası buluyorum.
Size bir şey daha anlatmak istiyorum, belki bu hikaye ufkunuzu açar. Bizler nasıl sosyal medyadan etkileniyoruz size kanıt niteliğinde sunmak istiyorum.
Ben Almanya’ya ilk defa Erasmus’a gittiğimde dört ay kaldım. Ve oraya adaptasyon, yurt dışını görmek vs derken iki ay benim için öyle geçti. Sonrasında bir anda oraya alıştığımı fark ettim ve döndüğümde kendimi çok garip hissettim. Ancak sosyal medyada bize sürekli alışmanın yıllar süreceği, her şeyin inanılmaz zor olduğu, kurulu düzeni olmasa mutlaka dönecekleri falan söyleniyor. Alın ama bakın, ben video çeksem ben de tam tersini söyleyeceğim. Ancak çekmiyorum neden çünkü bu sıkıcı bir hikaye. Almanya’ya gittim ve hemen alıştım. Ne kadar sıkıcı bir video olurdu!
Yani aitlik çok bireysel bir şey. İlk defa sosyal medyada içerik üretmeye başladığımda acaba kendimin farkında olmam da insanlara bir şeyler dayatır mıyım ve onlar kendi üstlerine düşünmeden bunlara inanır mı diye düşünmüştüm. Aslında öyle de oldu çünkü her videoda bakın her dediğime inanmayın ve mutlaka üstüne düşünün demek çok ama çok zor bir şey. Sonra ilerleyen zamanlarda sosyal medyada içerik üretmekten o kadar sıkıldım ki! Çünkü sıkıldığım şey herkesin benzer şeyler etrafında birbirlerini kandırmak istemesiydi. Hesabım Almanya üzerine olduğu için çok fazla Almanya ile alakalı içerik görüyorum ve açıkçası yüzde doksanı tamamen saçmalık. Birine ‘Almanya’ya gittiğinde kesinlikle çok zorlanacaksın, Almanya’da yaşam çok zor, Almanca öğrendim sanıyorsun ama öğrenemedin’ gibi şeyler demek tamamen kendi başarısızlığının sonucu. Bu videoları izleyince hep ‘umarım benimkiler (yani siz) bu videoyu görüp bu saçmalığa inanmaz’ diye düşünmeden geçemiyorum.
Aidiyet de sosyal medyada paylaşılan ve çok ama çok bireysel olan konulardan bir tanesi. Tanıdığım çoğu insan yabancı bir ülkenin hayatını deneyimlemeye bayılıyor. Deneyimin kendisini sevmek çok güzel bir hayat amacı. Deneyimin kendisini sevince acısı da tatlısı da size bir video oyununun zor bir bölümü ya da çerez bir bölümü gibi gelmeye başlıyor. Ve hayatın en çekici kısmı ise şu; o bölümde yenilseniz bile, tekrar oynayabiliyorsunuz.
Yorum bırakın