Hayata geniş bir pencereden bakmaya çalışmayı, düşünmeyi, üretmeyi, yazmayı ve crème brûlée'yi seviyorum. Ha bir de doktorum ve Almanya'ya taşınma sürecimi konuşuyorum.

Sana Acımasız Olacağım

Uzun zamandır yazıyorum, iki senedir de çok farklı insanlarla tanışıyorum. İkisi de bana çok farklı şeyler kattı. Birincisi kendi üstüme, diğerleri insanların üstüne düşündürttü. Bugün ise benim değil senin üstüne konuşacağız.

İnstagram hesabımı açtıktan sonra çok fazla insanla iletişime geçmek ‘zorunda kaldım’. Bunun kendi adıma iki sebebi var, birincisi insanlara yardım etmeyi seviyorum. İkincisi -en azından en başta geçerli olan- İnstagram hesabı olan birinin yorumlara ve DM’lere cevap vermesi gerektiği bilgisiydi. İkincisini sonra eledim tabii, kimseye zorunlu yardım etme gibi bir durumum söz konusu olamaz.

İkinci durumu bıraktıktan sonra artık gerçekten yardım ettiğim insanlar açığa çıktı. Ortada bir sevgi söz konusu asla değil, zaten bana yazan insanları tanımıyorum. Saygı çerçevesinde bana ulaşıyor olmaları tek kuralımdı. O da ‘Asena hanım, bir bakabilir misiniz’ gibi şeylerden değil, yazarken kötü niyetli olduğunu hissetmeyeyim yeter. Sonra benden her cevabı alabilir.

Bir diğer gruba geliyor şimdi konu, yardım etmekten uzak durduklarım. En azından direkt mesajla: ‘Kendinden Vazgeçmişler’.

Onları anlamak kolay değil, önce birkaç belge için mesaj atarlar, sonra konu ilerledikçe ‘yapamıyorum’ nidalar başlar. O insanlar sürekli dışarıdan veri beklerler, onları itmen gerekir, m*tivasyona ihtiyaç duyarlar. Hayatta sürekli itmek gerekir o insanları.

Bir şeye başlar, 3 gün sonra demotive olurlar. Offf hayır yapamam, çok zor, öğrenemiyorum, her şey çok karışık, o nasıl yaptı ki demeler başlar.

Ben bu tarz insanlarla görüşmeyi bırakalı çok uzun zaman oluyor, yanımda da o tarz insanlar olduğu zaman onların kafasına vura vura öğretiyorum bu hayatta m*tivasyona ihtiyacı olmadığını ve her şeyin en iyisini kendisinin bildiğini.

En son lisede başıma gelen bir şeyi size yine hem m*tivasyon hem de ders olsun diye anlatmak istiyorum. Üniversite sınavına hazırlanırken bir çocuk var, tıp istiyor. Benim hedefim tıp olsun değil ilk 1000 olsundu. O zamanlardan beri nasıl hedef koyulur biliyordum, mantıklı olana götürüyordu beynim beni. Çocuk tıp için ne olursa olsun yapacak, sürekli ağlıyordu ve en kötü tıp olsa bile giderim gibi şeyler söylüyordu. Ben ise sadece ders çalışıyordum. Stres yüküm tabii ki fazlaydı ve tabii ki bir şeyler hissedebiliyorum ama bir defa bile ‘ya yapamazsam’ gibi bir düşünce geçmedi kafamdan. İlk bin olacak gibi bir hedefim vardı sadece. Neyse aradan zaman geçti, ben sınavlarda ilk üçte sabitlendim. Bu çocuk ise ilk onda sabitli. Gayet iyi aslında, başkalarından çıksa var ya neler yapacak ama sürekli başkaları ne yapıyor, o nasıl çalışıyor, ben yapabilecek miyim, en kötü tıp olsa bile giderim demekten derse odaklanamıyor. Zaman geçti, bana mesajlar gelmeye başladı. ‘Şuna nasıl çalışıyorsun, sence yapabilecek miyiz, bence ben yapamayacağım’ gibi gibi. İlk başta dersle alakalı sorularına cevap veriyordum, dediğim gibi hem öğretmeyi hem yardımcı olmayı çok severim küçüklüğümden beri. Sonra negativitesi o kadar fazla gelmeye başladı ki dedim ben bunu kurtaramam. Hayatımdan çıkarttığımdan beri hiç görüşmüyoruz. Sonuç: o herhangi bir tıpa gitti, ben de ilk bine giremedim ama Ege’ye gittim. Hem de ona göre çok daha stressiz bir yolla yaptım bunu. Hedefine ulaşamayan benim teorik olarak ama hedefimi o kadar mantıklı ve yüksek belirlemiştim ki birkaç adım geri olması bile beni hala iyi bir konuma getirdi. Zaten hedeflerle alakalı hep şunu derim; Aklındaki C ise A’yı hedefle. En kötü B olur.

Hedefine stressiz ulaşabilirsin, kendine yük olmadan, negatife boğulmadan ulaşabilirsin. Başarı, insanların gözünde o kadar korkutucu bir yerde ki asla hak etmediğimizi düşünüyoruz. Sen hak etmiyorsan kimse hak etmiyordur. Kendini birilerinden aşağıda görmeyi bırakman gerek.

Bu tarz insanlar kendilerinden vazgeçmiş oluyorlar, kendinden vazgeçip aklındaki hedefe sımsıkı sarılamazsın. Hem tamamen yoğun bir stres ve yapamama düşüncesiyle iyi bir gelecek isteyip, hem de o hedefi bir yol olarak değil de ulaşılacak bir nokta olarak gören insanların tamamının ortak bir problemi bu. Aynı o eski arkadaşımın istediği gibi doktor olmak bir nokta ama ona giden yol o kadar stresli ve mutsuz edici ki! Sizce bu, iyi yaşanmış bir hayat mıdır? Hayat dediğin şey bir yolsa o yoldan zevk almak gerekmez mi? O süreci kendimize zehir edip, o noktaya ulaşınca işler istediğimiz gibi gitmezse? Yani sen onu başardın mı başaramadın mı?

Artık kendinden vazgeçmişler için çabalamıyorum. Bu kendi kendine kazanabileceğin bir öğreti, bu yazının seni kendine bir süre de olsa getireceğini biliyorum ama bunu kazanmak senin elinde. Bunu ben başaramam. Ben seni m*tive etmek için Almanca bir ajanda çıkarabilirim evet ama o ajandayı sana doldurtamam. Şu m*tivasyon kelimesinden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyorum bu arada. İnsanlara artık his satıyorlar. Bu m*tivasyon hissi de sana güzel pazarlanan, morning rutine için gereken, a day with me için gereken şeymiş gibi davranırlar. En az moda sektörü kadar tehlikeli olan bu wellness sektörü içinde seni m*tive etmeyip kendine getireceğim.

M*tivasyona ihtiyacın yok.

Bana da ihtiyacın yok.

Tek ihtiyacın olan, kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacın olmadığını bilmen.

Bay.

Yorum bırakın